20 Mart 2009 Cuma
ve şehitlerimizi anmak, onlara saygımı sunmak adına çanakkale'ye pedallıyorum - işte bu yazı "manifestom"dur / (bi nevi veda hutbem) - 13 Mart
Ben anlamıyorum, en azından bazen(!) İnsanların olaylar karşısında takındıkları nötr tabloya bir anlam veremiyor, iyiden iyice içine doğru çekildikleri karanlık kuyunun başında sabırla bekliyorum! Elimdeki ipi aşağıya sarkıtarak bir ihtimal bazılarını kurtarabilirim diyorum.
Niye böyleler? O insanları suçlamıyorum. Çünkü biliyorum ki bu işin arka planı daha derin bir takım güçler tarafından idare ediliyor. Savaş açmalı mıyım bu güçlere? Belki doğrudan değil, belki onların yaptığı gibi sinsi ya da kurnaz şekilde de değil. Ne yapmalıyım biliyor musunuz, bence bir vatandaş olarak yapacağım doğru işler, birilerinin elbet gözüne takılacaktır. Birileri benim ısrarla ve inatla kuyunun başından sarkıttığım ipi er geç görecektir. Ve lanet olsun, birilerinin çıkıp, fazla ip var mı kardeş diyeceği günler gelecektir.
Benim sorunum;
Türk aile yapısındaki bozulma ve bu durumu kimsenin “kanıksamaması” ile ilgili…
Kimsenin artık sallamadığı, geldiği gibi geçiştirdiği ve gereken önemi göstermediği ama aslen önemli olan konulara dikkat çekmek! Batı eksenli medya işini çok iyi yapıyor, vatan söz konusuysa, “bi”şey olduysa hemen fırlayıp “hurra” diyerekten sokağa dökülen halkımız, bilmiyor ki bu özelliğine her gün izlediği televizyon, okuduğu gazete ve çeşitli dergiler tarafından “yabancılaştırılıyor.”
Televizyonla yeteri kadar haşır neşir olmuş beyinlere bir noktadan sonra sokağa dökülüp bağıran vatandaşlar garip gelmeye başlıyor. Vatandaşa zamanla evde, koltuğuna kurulup oturması daha mantıklı gözükmeye başlıyor; iki yıl öncesinde onu o koltuktan meydanlara sürükleyecek bir takım olaylar tekrar karşısına çıktığında, aynı vatandaş şimdilerde tepkisiz kalmayı, iplememeyi, 2 yıl önceki heyecana tezat, bana ne demeyi “doğru” bir davranış olarak görüyor. Ortada kendini belli etmeden “algı”mızı değiştiren, güçlü, kurnaz bir sistem var.
Bizi biz yapan değerler, olmazsa olmazlarımız tek tek yok edilerek yerlerini suni bir takım gösterilere bırakıyor. Türk aile yapısının değişen bu normlarını birey, sistem çok iyi işlediğinden dolayı bir noktadan sonra kanıksamamaya başlıyor! fark edemiyor, umursamıyor, fark ettiğindeyse iş işten çoktan geçmiş oluyor!
Her şey bir şov, gösteriymiş gibi televizyonumuzun kumandasıyla önümüze sunuluyor. Bugün cumhuriyet bayramı dediğimiz olgu “haydin hanım, aç televizyonu, bakalım şu geçit törenlerine” muhabbetine indirgenmiş durumda; 23 nisanda evin beyi çoluğun çocuğun sesinden bir nebze olsun kurtulmak, onu oyalayacak bir şey bulmak adına “hanım, aç bakalım, bizim oğlanı oyalayacak güzel bir film koymuşlardır mı” dediğinde bu evin hanımına garip gelmiyor. Ne diyorsun bey, çocuk oyuncağı mı 23 nisan diyen yok?
Aç hanım aç, bugün 18 mart, bizim kıza göstermek lazım, tv de Atatürk’e ya da Çanakkale harbine dair “bi”şeyler gösteriyorlardır…
Her hafta şehit, her hafta dağılan aileler. Ve 18 mart bir geçit töreni, televizyonda izlenecek bir film ya da bir takım siyasi partilerin miting tarihi olmaktan öteye gidemiyor. Ve lanet olsun; Sistem o kadar güzel işliyor, öyle güzel bir mantaliteye oturtulmuş ki yapacak bir şey yok! Yüreği halen daha hızla çarpan vatanseverleri de sistem bir güzel susturmasını biliyor,
18 Mart günü gelip çattığında Çanakkale’yle ilgili bir iki belgesel sokuşturup sesi çıkacak olanında ağzının payını veriyorlar. Gün 18 Mart, kenarda kara bir kurdele..,
ve ertesi gün 19… sabah haberlerine hoş geldiniz!
Sanki önemsiyormuşuz, duyarlıymışız havası veriyor, vizyona koydukları filmler, diziler, programlarla ne güzel sağlıyorlar hem pasif ama aynı zamanda da vatansever olmamızı!
Vatansever birer vatandaş mı, yoksa birer kukla mı olmamızı istiyorlar işte sorum bu?
Uyan arkadaş sözüm sana, Türk aile yapısındaki bozulma, bu durumu kimsenin kanıksamaması işine el atmalıyız. Bunun siyasetle, başa çıkartılacak A ya da B kişisiyle yapılacağı falan yok, demokrasi dediğin “Başaklar baş vermeden, kör buzağı topallamazmış” misali bir şey! Bu işte lokomotif bireysel bir takım “doğru” davranışlara imza atmak ve bu şekilde dikkatleri çekmek olmalı! Zira birey olarak bir şeyler yapmazsanız, onları sağlıklı bir ortamda karşınıza alıp muhataba girmeniz, ancak oğlunuzun 23 nisan da valinin koltuğuna oturmasından öteye gidemeyecektir.
Halk olarak bize yapılanın, sistematik ve planlı bir oyunun parçası olduğuna vurgu çekmektir amacım. Ortada büyük bir propaganda dönüyor, adını da makyajlayıp medya, iletişim falan yapmışlar. Tıraş arkadaşım hepsi, olaylar karşısında normalde vermemiz gereken tepkilerden psikolojik olarak yıldırılıyoruz. Yaptıklarını antropoloji, sosyoloji, bilmem ne “loji” alanlarına temellendirmişler; öyle yapsınlar ki diyecek bir söz bulamayalım. Akla, ilme, bilme yatkın olsun ki dediklerine sorgu sualsiz “he” diyip inanalım.
Kanıksamıyoruz, fark edemiyoruz, zamanla onların sistemi içinde yoğrulup kavrulup,
o uyguladıkları oyunun bir parçasından da öte, o yaptıklarının da destekçisi olup çıkıyoruz. Biri bin bir derdiyle isyan edip eyleme, isyana kalktığında televizyon karşısında elma soyarken, ne kadar gereksiz, ne utanmaz adam diye yurttaşımızı yeriyor, sövüyoruz. Orda adamın biri yeter lan artık, ocağımı karattın, çoluk çocuk sokakta kaldık diyerek kasayı başbakana fırlattığında seninde kalkıp ne biçim bu eğitim sistemi diyerek fırlatacak bir kitabın, evin beyinin fırlatacak bir terliği ve evin hanımının da fırlatacak tenceresiyle orda hazır bulunması lazım.
Durum bu arkadaş, ama benim, kendi adıma diyeceklerim henüz bitmedi!
Ben bu 18 Mart en azından benim için “bir günlük şov”la bitmesin, en azından ben, kuyunun başında, elimde tuttuğum ipi daha bir şevkle, daha bir göstererek tutayım diyerekten kolları sıvadım. Devir okkalı bir taş bulup altına el sokma devridir dedim. Yoksa aynı tas aynı hamam dedim!
Nasıl ve ne tür bir taş olduğu, ülkeye, topluma ne yarar sağlayacağı benim için pek öyle önem taşımıyordu. Ben kuyunun başında ısrarla durmaya devam ederek “Bi” şeyler yapayım,
ana gayem buydu!
İnsaf edin, benim elimde ipler yok, sadece tek bir ip var, onu dahi tutarken bin bir güçlük, olmadık şeylerle karşılaşıyorum. O yüzden kendimce büyük gördüğüm – ve evet, Türkiye için küçük olduğunu bildiğim- bu girişimimi alay konusu etmeyin.
“Ben” İstanbul’dan yola çıkarak Çanakkale’ye, tören alanına kadar pedal çevirmeye ant içtim! Siz de bir yol çiziverin kendinize; kanıksamamak, pasiflik, nötr kalma “Türk”e icap eder mi hiç! Bakın bunu diyerek sizi türkün silahıyla, kendi silahınızla vurdum. Onlar bu silahla size bir Atatürk belgeseli ya da bir kitap okumayı tembihliyorlar, kötü yapıyorlar demiyorum, ama sizi ehlileştirdikleri, birey olarak pasifize ettikleri çok açık!
Lanet olsun diyip çıkın kuyunun ağzına, sistemin gerçekleriyle yetinmeyip, kendi gerçeklerinizi inşa edin, burada her şey o kadar berrak ki, aradığınızı bulamamanız gibi bir dert, tasalanacak, sizi gerecek hiçbir şey yok! Özgürsünüz!
Ülkemizde sorun, buraya çıkanların, çıktıkları gibi kuyudakileri unutuvermesi!
kendilerini buradaki hayatın karşı konulmaz ritmine, şehvet ve durdurulamaz enerjisine kaptırıyorlar. Ben sizden buraya çıkmanızı ve gidip aşağıdakilerin dikkatini buraya çekecek alengirli bir ip bulmanızı istiyorum. Bu ip satranç oynamak, bu ip sinema, bu ip rüzgar sörfü ya da edebiyat olabilir.
Bu ip aktif bir öğrenci kulübü üyeliği, bu ip Türk bandıralı bir tekneyle dünyanın etrafını dolaşmak dahi olabilir. Yine bu ip kuzey kutbuna ülkemizin bayrağını dikmek olabileceği gibi, alternatif bir enerji kaynağının keşfi de olabilir.
Hemen eğlenceye kendinizi bırakmadan önce bir müddet yanımda kalarak,
Aşağıya bir ip de sizin sarkıtmanızı rica ediyorum.
Belki ben atom mühendisliğinde okumuyorum. Gidip nötronlarla protonları çarpıştırarak cep telefonunuzun pil ömrünü uzatacak buluşlara imza atamam. Ama benimde amacım, içimde bir gaye vardır elbet! Bende çabalıyor, farkındalık yaratmaya, göze batmayanı, unutulanı, farklıyı etrafımdakilere göstermeye çalışıyor, onlarında benim gördüklerimi keşfetmeleri adına, elimden geleni yapmaya çalışıyorum.
Kurtulmak, tüm o curcunanın altında kendimi ezdirmemek, kıssadan hisse ben artık kazandım, bi çok problemi aştım, işte, işte kuyunun dışındayım, “sanatçıyım” diyebilmek..,
ihtişamlı, parıltılı ve imrenilerek bakılan o hayatın ritmine tez elden atılmak adına ;
kuyudan çıktığım gibi bende ardımda kalanları unuttum. Güzel olan , haz veren her şeyi.., yani sanatımı “gören göz” adına yaparak.., gerisini kestirip atmayı, geri planda kalan tüm o pürüzler, kuyunun içindekilerle ilgilenmeme yolunu seçtim.
Soyutladım tüm o absürdlüklerden hayatımı, ne isteniyorsa, nasıl yapılacaksa -nasıl yapınca saygı görülüyorsa- öyle yapma yoluna gittim…
anlıyorsunuz ki sonraları, hayır?
Gören, değer veren için yapmak bi yol.., ancak; sanatçı egoizminin topluma hiç bi faydası yok ki !!?!? .., sanata asıl ihtiyacı olan halka “bi”şeyler veremeyince neylesin deli gönlüm saygıyı, ihtişamı.., görkemli bi hayatı. O janjanlı sanatçı tanımı bi noktadan sonra hava civa ..
İşte bu yüzden farklı bi yol izlemeyi, bireysel bi uğraşıdan, kişisel tatmin ve kendini aşma mevzusundan ziyade halkın kendini aşması olayına kafayı taktım. Birden çok şeyi birlikte götürme yolunu seçtim. Hem kendim gelişecek, kendim anlayacak, anlamlandıracak bide bunların yanına etrafımdakilerin de anlamasını sağlayacaktım.
Etrafımdakilere anlatmak adına normalinde iki konuysa beni alakadar eden gidip altı konuya birden hakim olmaya çalışmak, her şeyi bilmek, hep konuşmak gerekiyordu. Bir anda elimde birden çok ip olduğunu, üzerimdeki yükün hızla arttığını, elimdeki iplerin işlerliğinin kalmadığını biraz geç de olsa fark ettim. Onca ipin üzerime yüklediği ağırlık beni yavaş yavaş kuyuya doğru çekiyor, bense bu tabloyu görmek konusunda isteksiz davranıyordum!
Bana inanan, o ipe tutunup yukarı çıkanlar sonunda hüsranla karşılaşmaya başladı. Onlar yanıma geldiğinde “hani, burası kuyunun sonu değil” diyorlardı. Duymak istemiyordum, inanmıyordum, nasıl olurdu, ben bu işin en büyük savunucusuydum. Galiba şaka neyim yapıyor olmalıydılar. Hayır, öyle değildi. Bir zaman sonra kendimin de kuyu tarafından yutulduğunu istemeye istemeye de olsa fark ettim. Bana inanıp çıkan insanlar benden yarar değil zarar görmeye başlamıştı. İnsanları yarı yolda bırakıyor, aynı anda onca ipin idaresi konusunda muvaffak olamıyordum. Her işe el atmıştım, şimdi onların vebali altında eziliyor, bi çare ya rab, yardım et bana diyerek, yaradana serzeniyor, bir çıkış yolu diliyordum ondan!
Hepsi bir noktadan sonra beni bayrağı düşmana teslim etme noktasına getirdi. Sanatçı adayıydım; belki de kağıt üzerinde beni gerçek bir sanatçı yapacak bu yöntem, uygulamada kobayının yaşam enerjisini de, umudunu da, gücünü de genç yaşta tüketivermişti.
Hayatımı tekrar ve tekrar gözden geçiriyor, yapabileceklerimi, önceliklerimi belirliyor, birçok şeyi revize ederek kuyunun başındaki yerimi sağlamlaştırıyorum. Öğrendim ki incecik, renkli ve ışıl ışıl iplerle kuyu başında beklemenin ne bana ne de kuyudakilere faydası vardı!
Elimde kalın, sağlam bir halat, ayaklarımı düzgünce yere basabileceğim sert bir zemin olsun, işte bu, işte bu benim için kâfiydi. Artık daha mantıklı kararlar alıyor, yapacaklarımı ya da yapabileceklerimi özenle seçiyor, ve eğer o işin altına elimi soktuysam, taş ordan kalkana kadar elimi altından çekmiyordum. Çanakkale gezisi de bunlardan biri. İmkansız gibi gözüken bu geziye aldığım spontan bir kararla dahil oldum ve hemen benimseyerek içselleştirdim. Bu benim için basit bir gezi olmayacaktı. Farklılık olsun, canımın sıkıntısı geçsin diye yola çıkmıyordum. Delilik olsun diye hiç! İşte yukarda, bu işe neden giriştiğimin kısa bir panaroması duruyor. Bu yazı, bu geziyi neden yaptığıma ilişkin fikirlerimi çevremdekilere anlatmak için yazdığım “gezi manifesto”mdur.
Bundan sonrasında görev size düşüyor, kuyunun dibinden sarkan sağlam halatlardan birine tutunarak yukarı çıkmak, yukarı çıktıktan sonra da bir halat bulup vakit kaybetmeden ben ve diğer halat tutanların yanında saf tutmak sizden ricam, yolda başıma “bi”şey gelir de
ölür geberirsem eğer, işte o zaman da vasiyetimdir!
1992 – 94 yıllarıydı. Babam 3 ya da 4 ayda sadece bir günlüğüne hatta sadece bir geceliğine eve gelirdi. Sabah uyanırdım, annemin yüzünde anlamlı bir gülümseme olurdu. Gece eve babamın geldiğini başucuma bırakılmış oyuncaklardan anlardım. Bizi ziyarete gelmiş, Sabaha karşı ayrılmadan hemen önce de yanağıma koca bir öpücük kondurmuş olmalıydı. Gitmesi lazımdı, aşağıda konvoy onu bekliyor, dağlarda askerleri şehit oluyordu.
Ben Çanakkale’ye yola çıkıyorum. Hadi kalın sağlıcakla..
EKŞINMeN
18 mart yaklaşıyordu, "bi" şeyler yapmalıydım ve işe koyuldum .. bir bisikletçi doğuyor
Biraz daha hızlı olmalıydım, belki de biraz daha kararlı; Ucundaydım, tam sınırda! bir adım daha atmaya mecalim olsa, ah, işte o zaman ruhum şad olacaktı. 05.Mart.2009 tarihli Kadıköy- Tuzla seferimden bahsediyorum. Tuzla’nın içine girmeme ramak kalmıştı.
Sabah okula gittiğimde gene aynı koşuşturmayı, aynı tantanayı gördüm, insanların aceleci davranmak için bir sebepleri vardı. Tamtamlar bir benim için çalmıyordu, gene! Ders dozuz buçuk da başlayacaktı, bende tam o saatte amfideki yerimi aldım. Benden başka sınıfta iki kişi daha vardı. Birisi montu ve beresi üzerinde köşede bi yerde uyuya kalmış diğeriyse ayaklarını cebin pozisyonundakine benzer şekilde toplayarak önündeki kitaba göz gezdiriyordu.
Dayanamadım, ayık olana sordum, zaten iyice sıkılmış, benim ağzımdan çıkacak bir iki kelimeyi bekler vaziyette öylecene oturuyordu. “Ders yok galiba, hoca gelmeyecek dedim” önce onaylamak istemedi. Hayır hayır! Gelecek; gelmeli triplerine girerek yanıldığımı, biraz daha beklememiz gerektiğini söyledi. Ama sonra o da bende iyice anladık ki hoca gelmeyecekti. İlk hamleyi o yaparak çıkıp gitti. Bahanesi aşağıya inip hocaya bakmaktı, ama daha sınıftan çıkarken bile bir daha geri dönmeyeceğinin sinyalini veriyordu. Bense telefonumdaki tetris benzeri bir oyunu açarak biraz daha vakit geçirmeye, bir ihtimal gelecek hocayı beklemeye devam ettim.
Toparlanıp kalkmaya yeltendiğimde, sınıftaki üçüncü kişi uyanır gibi oldu, gözü açıldı açılıyor derken gene kapandı, sonra montunun içine çekilip daha bir derin uykuya doğru yelken açtı. Bir an için uyanmasına sebepse benim kalkma sesim değil, telefondaki oyunda yaptığım en yüksek skoru bildiren hoparlör sesi olmuştu. Merdivenlerdeydim. Kafam karışıktı. Aşağı inip öğrenci işleri ve fakülte sekreterliğine durumu bildirirken aklımın en uç noktasında dahi, bu sorunu aşabileceğimi düşünmüyordum. Sadece üstüme düşeni yaptım, durumu onlara bildirdim.
Kantindeydim, kafam daha bir karışıktı. Karşımda, karşı masada oturan dekan hanımı görebiliyordum. Yanına gidip durumu anlatmak, neydi benim günahım demek istiyordum!
Ve kalktığını görünce yanına gittim, konuşmaya başladım. Kelimelerimin boğazımda düğümleneceğini anladığım gibi konuyu değiştirip muhabbete daldım!
Hocam dedim yutkunarak, hocam, bizim okulda bisiklet kulübü var mı? Hayrola gibisinden baktı, ama yüzü gülümsüyordu, belli ki iyi günündeydi, buradan aldığım ara gazıyla başladım içimi dökmeye, esasında patlama noktasına geldiğimi, çaresizliğimi ona çaktırmamaya çalışıyordum.
Hocam dedim bir kez daha, “son bir haftadır Kadıköy Pendik hattı üzerinde, sahil boyunca bisiklet sürüyor, kendimi büyük, “anlamlı” bir organizasyona hazırlıyorum.”
Zamanı kısıtlı olmalıydı, detaylara girmemeliydim, İşim var diyerek oralı bile olmayabilir, aceleyle yoluna devam edebilirdi; Hemen daldım konuya, Bu yaptığım kondisyon çalışmaları, bu antrenmanlar, bunca şey dedim ve bir kez daha yutkundum, Çanakkale şehitlerimizi anma günü olan 18 mart günü içindir! Dedim ve bir kez daha yutkundum,
Konu ilgisini çeker gibi oldu, biraz daha rahat konuşabilmek için kendimi toparladım,
Şehitlerimizi anmak için İstanbul’dan Çanakkale’ye “pedal” çevirmeye karar verdim ve bu doğrultuda çalışıyor, kendimi bu büyük yolculuğa hazırlıyorum. Hocam, yaptığım masraflar 700 lirayı aştı, halen daha eksiklerim var, işte ben, tüm zorluklara rağmen, böyle anlamlı bir organizasyon için yola çıkıyorum!
Ancak yollar hızla kapanıyor, ben şehitlerimiz diyorum, içim titriyor, ama herkes köstek olma noktasında, destek olacak, bana bu savaşımımda gerekli sponsor desteğini sağlayacak bir Allahın kulu bile yok, üniversiteme, size sığındım!
Ve işte ummadığım sözler duyulmaya başlıyor karşımdaki insandan; rüyadaymışım, hayal alemindeymişim gibi yankılanarak, sanki özel efektler katıştırılarak geliyor konuşmaları kulağıma. Sen istedin de yardımcı olmayacağız mı dedik Ebe yavrum! Elbette sana, sponsor bulma konusunda dekanlık olarak gereken desteği sağlamaya çalışırız. Sen yaz getir bakalım dilekçeni, gerisini bize bırak. Allah’ım rüya mıydı neydi bu? Daha on beş dakika önce sınıfa hoca gelmemiş, amaçsızca, boşu boşuna onca yolu teptiğimi düşünürken şimdiyse gerçek olamayacak kadar harika, inanılmaz bir vaat ile karşı karşıya bırakılmıştım. Bu bir işaretti. Hemen dilekçemi yazıp dekanlıktaki sekretere bırakarak alelacele okuldan ayrıldım. Bisikletime gidiyordum!
İki gün kadar önce aldığım bisiklet formamı üzerime geçirdim, yolda bir problem çıkarsa diye gerekli tamir donanımımı, kulaklığımı, telefonumu, bir miktar parayla birlikte nüfus cüzdanı mı da yanıma alarak yola koyuldum. Sanırım gün benim günümdü, yola çıkmamla güneşin kendini göstermesi bir oldu. Hızla pedal çevirmeye, bisikletçiye, çıkacağım uzun yol için kısa bir bakım yaptırmaya gidiyordum. Adam artık beni tanıyordu. Almam gereken daha nice ekipman vardı, ne kredi kartında ne de bankamatik kartında para kalmamıştı, ama son nakit paramla olurda yolda lastik patlarsa diye iki gündür almayı planladığım pompayı alarak yola çıktım.
Yahu çok mutluydum, cebimde beredeyse para kalmamıştı. Son bir haftada 900 lira masraf yapmış, üstelik gözü korkmasın diye de dekana durumu anlatırken toplam harcamalarımın 700 lira olduğundan bahsetmiştim. Bana sormuştu, sana ne kadar lazım diye, amacım benim için oldukça özeldi, şehitlerimi anacaktım, onlar benim kapı komşum, onlar babamın silah arkadaşı, onların eşi annemin dikiş nakış yaptığı, yeri geldiğinde uzunca geceler birlikte oturup sohbet ettiği insanlardı. Onları tek tek düşünmemeye çalışıyordum. Oldukça büyük bir çember çizmeye, listeye henüz yeni tanıştığım şehit oğlu Ahmet’i, şehit kızı Çağlayan’ı da eklemeye çalışıyordum. Babamın bize anlatmadığı, dağlarda terörle, omuz omuza mücadele ederken kör kurşuna, şarapnel parçasına yakalanıp şehit olan er, erbaş ve subayları da bu büyük çemberin içinde hayal ettim.
Sonra Sarıkamış da vatan için donarak yitenler, Sonra Çanakkale de veremden, sıtmadan, top güllesinden, atılan el bombasından, anzak erinin nişangâhındaki kurşundan şehit olanlara kadar tasavvurunu kurduğum bu çemberi iyiden iyiye büyüttüm.
Çember büyüdükçe pedala daha bir şevkle basıyor, geriye çıkıp şöyle bir tabloya uzaktan baktıkça, yüreğim daha bir hızla atıyor, nefes alış verişim daha bir istikrara kavuşuyordu. Ortada böyle bir tablo varken, yapılan masrafın çetelesini mi tutmak olurdu. Bir 900 daha, bir daha, bir daha harcardım, ama gene de o tablodaki resme minnet borcumu ödeyemezdim.
İyice hızlanmış, tempoyu arttırmıştım. Yok efendim pedal alınacakmış, yok efendim soğukta zatüre olmamak için termal içlik gerekliymiş, kamyonun altına girince kask beni kurtarırmış, sulukmuş, ışıldakmış… O anda bunlar hikayeydi! Ben bisikleti daha iyi sürecem, daha bir istikrarla pedal basacağım diye bu iş için özel olarak üretilmiş ayakkabılardan edinme derdine düşmüşken, Çanakkale de askerimiz ilaç yokluğundan, sağlıklı beslenememekten kırılmış, Sarıkamış da yazlık elbiselerle iki, üç metrelik kar yığınlarına inat, kış vakti ulu dağları geçmişlerdi.
Onlar o halde muvaffak olduysa eğer, bende elimdeki sınırlı donanımla pek ala bu işi yapabilirdim. Daha bir şevkle bastım pedala, daha bir istekle! Maltepe, Kartal, Pendik…
Bir bir noktaları geçiyor, ne zaman geri dönüşe geçeceğimi hesaplayamıyordum. Gözümü karartmış, önünde itin köpeğin bağlı, hatta çoğunda da bağlı olmadığı- ki asıl sorun bunlar- tersanelerin arasına, tuzlaya doğru hedefi büyültmüştüm. Üstünde aynı o Fransa bisiklet turunda giydikleri, komik, vücuda tam olarak yapışmanın da ötesinde, daha da ileriye gidip her türlü detayı gösteren(?) taytımsı formalardan vardı. Kafasında baretleriyle tersane işçileri için baya bir alay konusu oldum. Hakkımda söylediklerini duymuyordum, ama hissediyorum(?)
Amacım tuzlaya, tuzla banliyö istasyonuna gitmek, oradan trene binerek yola çıktığım ilk nokta olan, Haydarpaşa’ya, garın hemen yakınındaki yurduma dönmekti. Tersanelerin içindeydim, tuzlaya girmiştim, ama bu kadar da gelmişken işi layıkıyla bitirmek, tam olarak tuzla durağına varmak istiyordum. Peşimden koşan köpek sürüsü yüzünden vücudum iyice yorulmuş, kulağımda çınlayan köpek havlamaları yüzünden psikolojim çökmüş, işin rengi değişmeye başlamıştı. Hava da soğumuş, tepeden vuran öğlen güneşi, tersanedeki yüksek vinç kulelerinin arkasında kalıyordu.
Hızımı kesmem ile vücut sıcaklığının düşmeye başlaması bir oldu. Hemen bisikletin gidonuna bağladığım penye tişörtü üzerimdeki bisiklet mayosunun üzerine geçirdim ama nafile, rüzgâr göğsümü yalayarak geçiyor, yüzüm kıpkırmızı, ağzım salya, burnum sümük, gözlerimde önümü görmemi engelleyecek kadar yaş!
Ve işte termal içlik bu gibi durumlarda vücut ısısının korunmasını ve kademeli olarak vücudun soğumasını sağlıyormuş meğer! Görüntü sararır gibi oldu, yavaşlayıp durdum. Ellerim sapsarıydı! Vücut sıvı istiyordu. Şeker istiyordu! Durduğum yerin hemen ilerisinde geçit pastanesi gözüme ilişiverdi. Titreyerek pedal basıyor ve sadeceoray ulaşmaya çalışıyordum.
Sanırım şantiye şeflerinin ya da patronların mekanıydı. Tersaneler arasında böyle lüks bir pastane- cafe ye kim gelirdi. Fiyatı ne olursa olsun, içeri gidip düşen sekerimi yerine getirmek adına kola almalıydım. Kendimi toparlamanın en kestirme yolu buydu. Bisikleti kitledim, içeri girdim, mekan lüks, ama fiyatlar sandığım kadar korkutucu değildi. Profiterol ve kola siparişi verip üst katta, camın hemen yanındaki masalardan birine oturdum, aşağıda kilitli duran bisikleti gözümün önünde ayıramazdım. Şantiyedeydik, cebinden yan keski, karga burnu çıkan biri burada garip karşılanmazdı. Ortamda garip olan biri varsa oda bendim ve iyiden iyiye içerden ani titremelerle boğuşuyordum.
Garson tatlıyı ve kolayı getirdiğinde önce bir duraksadı; ayağında mor ayakkabı, siyah parlak eşofman v üstüne geçirdiği ince bir tişörtle tersanede dolaşan müşterisine bir anlam veremedi. Bense oldukça ciddi takınmaya, titreyip, içten içe ölüme yaklaştığımı etrafa çaktırmamaya çalışıyordum. Kola ve tatlı iyi geldi, açılmıştım, menüyü inceledim, bide üstüne yemek siparişi verdim.
Döner, kebap söyleyecek halim yok herhalde, bisikletle uzun yoldan, gelmiştim. Bir kendime geleyim, vücut soğumadan yemek yemeye koyulmam dahi hataydı. Ama zamanlamayı kendimce ayarlayıp biraz bekledikten ve görece kendimi toparladıktan sonra siparişi verdim. Çeşitli mevsim yeşillikleri, havuç, turp ve özel peynirlerle hazırlanan, kocaman fanustan bozma bir tabak içerisinde sunulan “peynir dünyası” adlı salatayı sipariş verdim.
Bir an için diyet yapan kızlar gibi hissettim kendimi; Ben ve salata tabağı, başka “bi”şey yok! Sipariş sadece bundan ibaretti, yok, bir dilim ekmek dahi! Olacak iş mi?
Bir gece önce bana ikram edilen buz gibi birayı sırf kondisyonum bozulmasın diye ret edişim canlandı gözümde. Allah’ım, neler oluyordu bana, sevgi kelebeği, arı maya tarzında biri olup çıktım. Bu kadar düzenli, sorunsuz bir hayat(?) Böyle pis bir dünyada olamaz, olmamalı(!)
Ama zaten çıkış noktam buydu! Kimsenin artık kanıksamadığı, geldiği gibi geçiştirdiği ve gereken önemi göstermediği konulara dikkat çekmek! Batı eksenli medya işini çok iyi yapıyor, “bi”şey olsa ayağa fırlayıp “hurra” diyerekten sokağa dökülen halkımız, bilmiyor ki o karşı çıktığı konulara her gün izlediği televizyon ve gazeteler, çeşitli dergiler tarafından alıştırılıyor.
Televizyonla yeteri kadar haşır neşir olmuş beyinlere bir noktadan sonra sokağa dökülüp bağıran vatandaşlar garip gelmeye başlıyor. Kişiye zamanla evde, koltuğuna kurulup oturması daha mantıklı gözükmeye başlarken, iki yıl öncesinde onu o koltuktan meydanlara sürükleyecek bir takım mevzulara şimdilerde tepkisiz kalmayı, iplememeyi “doğru” bir davranış olarak algılıyor.
Bizi biz yapan değerler, olmazsa olmazlarımız tek tek yok edilip yerlerini suni bir takım gösterilere bırakırken, türk aile yapısının değişen bu normlarını birey, sistem çok iyi işlediğinden dolayı bir noktadan sonra kanıksamamaya başlıyor! Her şey bir şov, gösteriymiş gibi televizyonumuzun kumandasıyla önümüze sunuluyor. Bugün cumhuriyet bayramı, haydin hanım, aç televizyonu, bakalım şu geçit törenlerine.., bugün 23 nisan hanım, aç bakalım, bizim oğlanı oyalayacak güzel bir film koymuşlardır.., aç hanım aç, bugün 18 mart, boş geldi boş gitmesin bizim kız, tv de Atatürk’e dair “bi”şeyler gösteriyorlardır.
Sistem o kadar güzel işliyor ki, öyle güzel bir mantaliteye sahip ki yapacak bir şey yok gibi! 18 Martta TV ‘ye Atatürk ya da Çanakkale’yle ilgili bir iki belgesel sokuşturup sesini çıkartacak olanında ağzının payını veriyorlar. O gece 18 mart, ve ertesi gün 19… sabah haberlerine hoş geldiniz!
Sanki önemsiyormuşuz, duyarlıymışız havası verip vizyona koydukları filmler, diziler, programlar ile ne de güzel sağlıyorlar pasif birer vatandaş, birer kukla olmamızı! Uyan arkadaş sözüm sana, türk aile yapısındaki bozulma ve bu durumu kimsenin kanıksamaması, bunun sistematik ve planlı bir oyunun bir parçası olduğuna vurgu çekmektir amacım. Ortada büyük bir propaganda dönüyor, adını da makyajlayıp psikolojik yıldırma yapmışlar, biraz daha makyajla halkla ilişkilere çevirmişler. Yaptıklarını antropoloji, sosyoloji, bilmem ne “loji” alanlarına temellendirmişler; öyle yapsınlar ki diyecek bir söz bulamayalım.
Kanıksamıyoruz, sistemleri içinde yoğrulup kavrulup, o uyguladıkları oyunun bir parçasından da öte, o yaptıklarının destekçisi olup çıkıyoruz, biri binbir derdiyle isyan edip eyleme, isyana kalktığında televizyon karşısında elma soyarken, ne kadar gereksiz, ne utanmaz adam diye yurttaşımızı yeriyor, sövüyoruz.
Durum bu arkadaş, ama benim, kendi adıma diyeceklerim henüz bitmedi!
Ben bu 18 Mart en azından benim için “bir günlük şov”la bitmesin, en azından ben, bi taş bulup altına elimi sokmak istedim, nasıl ve ne tür bir taş olduğu, ülkeye, topluma ne yarar sağlayacağı benim için pek öyle önem taşımıyordu. Bir şeyler yapayım, ana gaye buydu!
Benim için büyük, ancak Türkiye için küçük bu adım gibi görmeyin, ben İstanbul’dan yola çıkıp, Çanakkale’ye, tören alanına kadar pedal çevirmeye ant içtim! Siz de bir yol çiziverin kendinize; kanıksamamak, pasiflik, nötr kalma “Türk”e icap etmezl!
5 Mart günü yüreği küt küt atan ben, hızını alamayıp mola vermeksizin tuzla tersanelerine varmış, orada peynir salatası yiyerek enerjimi geri kazanmaya çalışıyordum! Gelin hele, kolay mı bu yaptığım, birkaç gün geriye saralımda siz karar verin;
Alelacele yurda gelmiş ve üstüme abidik gubidik elbiseler uydurmaya çalışıyordum. Zamanım kısıtlıydı, hemen işe koyuldum. Kemal Sunal filmlerinden hatırlayacağınız iç donlardan birini alıp üzerime giydim. Bilindiği gibi bu donlar vücuda yapışacak tarzda oldukça esnek ve biraz rahatsız edici bir yapıya sahiptir. Bacakları boylu boyunca geçerek ayak bileklerine kadar tam bir mantolama sistemi oluştururlar.
Don üzerimdeyken ayna karşısına geçtim. Dizlerimin hemen üstünde kalacak bir nokta belirleyip hemen ardından çok öyle ölçüm hesap yapmaya kalkmadan bu noktaları kalemle işaretledim. Güya bu donu terziye götürecek, orda bir güzel belirlenen noktalardan donu kestirip overlok yaptıracaktım.
Yahu bu yoklukta bir de terzi parası mı diyerekten donu vücudumdan çıkarttığım gibi makasa sarılmam ve işe koyulmam bir oldu. Artık elimde dizlerime kadar uzanan, esaslı bir don vardı. Peki ya dizlerimin altı, oralar üşümez miydi? Elbette üşürdü ve bu konuda da yaratıcı bir çözüm bulmam pek uzun sürmedi.
Vakti zamanında ayağımda bez ayakkabılarla kız arkadaşımın evine gitmiş, velhasıl kelam o gün yağan yağmurun etkisiyle kıza ulaşıncaya kadar ayaklarım sırılsıklam olmuştu. Onun yanına tir tir titreyerek girmem belki bir noktada işin romantizm ayağını güçlendirmiş ama iş evden ayrılmaya geldiğinde durum farklı bir hal almaya başlamıştı. Islak çoraplarla geri dönemezdim. Bana o gün giymem için kendi çoraplarından birini vermeye yeltenmiş, ancak onun 38 numara ayaklarına karşın benim 48 numara ayaklarım uygun bir çorap bulmasını imkansız kılmıştı. Şanslıydım ki külotlu çoraptan bozma upuzun, gökkuşağı desenli garip bir çorap bulup günü kurtarmayı başarmıştı. O çorabı giydiğimde içimin ürperdiğini daha dün gibi hatırlıyorum. Gene o çoraba işim düşmüştü. . peki ya uzunca bir süredir muhatap olmadığım o çorap nerdeydi?
Ve işte buldum onu; diğer çifti olmayan çoraplar! Yalnızlar rıhtımına demir atmış bu işe yaramaz çorapları savurduğum poşetin içine dikkatlice baktığımda, iğrenç gökkuşağı rengiyle ben buradayım diyerek aradığım çorap bana göz kırpıyordu.
“Voltran”ın oluşması için gerekli her şey hazır gözüküyordu. O çorabı giydim, diz kapaklarımın hemen altında ucunu kıvırarak çorabı istediğim noktaya bir güzel sabitledim.
İşte oldu! Dizimin üstünü iç don, altınıysa bu uzun çoraplar sıcak tutacaktı. İç kısmı hallettiğimize göre, şimdi üstüme rahat bir eşofman atı geçirebilir ve bu sayede dışarıdan sirk maymunu gibi görünmemeyi garantileyebilirdim. Üstümeyse pamuklu, uzun kollu bir tişört, son olarak da “adidas” montumu giyerek yola çıkabilirdim.
Kendimi biraz garip, aciz ve hastalıklı hissediyordum. Bu yaptıklarımı etraftaki onca kimsenin kale almadığını görmek içimdeki heyecanı bir nebze olsun öldürüyordu.
Oysa ben, hiç kimsenin yapmadığını yaparak üstümdeki paçavradan bozma elbiselerle yağmur çamur demeden en soğuk hava koşullarında bile durmadan, istek ve büyük bir inanç ile bisiklete binecek, sadece kas gücüyle Çanakkale ‘ye gidecektim.
Beni Kadıköy den, arkamdan su dökerek uğurlayacaklar, oluşturacağım sanal havuzda toplayacağım yazı ve fotoğraflarla yaşadığım heyecana an be an ortak olacaklardı. Şehitlerimizi anacaktım! Kaldığım yurdun adına yola çıkacak ve bu yurtta kalan tüm duyarlı gençleri temsilen, çıkıp Çanakkale ye, “şehitliğe” pedal çevirecektim.
Biride çıkıp;
“aga galiba sen iyi “bi” şey yapıyorsun, anladım altındaki derin felsefeyi”
demedi.
Biride çıkıp sen bunca malzeme alıyor, onca ekipmana gözünü kırpmadan yüzlerce Euro para ödüyorsun, hemde euro nun bu kadar yüksek olduğu bir dönemde(!) Nerden geliyor bu derenin suyu, nerden çıktı bunca para, biz seni fakir, çulsuz bilirdik demedi. Bir ihtiyacın var mı, sana istersen üç beş lira yardımda bulunalım, böyle bir durumda o bile senin için değer taşır demedi.
Yanıma geldi, hikayemi dinledi, ardından önce hafif bir gülümser gibi oldu, durdu, bana baktı,
“Deli” dedi, “manyak” dedi, sonra yanındakine dönüp, “hadi gidelim” dedi…
Bense iç donlar, uzun diz altı kız çorapları ışıksız, kasksız yollarda, o günlerde Kadıköy kartal arasında antrenman yapıyordum. Gerçekleşmesi zor bir hayaldi, param yoktu, okulum, derslerim, bitirip teslim etmem gereken onca ödev beni bekliyordu. Tam pes edecekken, insanların bu kanıksamaz, sallamaz, iplemez tavrı beni benden aldı, köpürdüm, ulan sen Trabzonsporlusun da gelmiş yanına Fenerbahçe maçından mı bahsediyorum, ne bu laubalilik? Ne bu sallamamazlık, sen neyi sallamıyorsun, sehit diyorum, atam diyorum, vatan diyorum!
Hikaye benim bu insanların “odun” kafalarına bir şeylerin yapılabileceğini kanıtlamaya karar vermemle birlikte şekillenmeye başlıyor!
Evet ben onları da anlıyorum, sorunları, problemleri, kısıtlı zamanları, ve bu kısıtlı zamanda yapmaları gereken nice ödev, proje var! Sevgilileri, yakın dostları, hocaları var…
Derttir şudur budur iyi güzel hoşta insan gönlü değil mi bu? Daha daha başka şeylere de yelken açmak, uçmak koşmak, yeri geldiğinde zıplamak da istiyor.
Ben ve heyecanlı deli gönlüm de uçmak için, kelebek gibi kıstlı ömründe hayatı doyasıya yaşmamak için çaba gösteriyor. Mesela bu Çanakkale gezisi(!) geçen sene bisikletle uzun yollar kat etmek sadece bir rüya iken, 18 mart ve şehitlerimizin de hatırı devreye girince bir anda kendimi 15 günlük bir kondisyon ve antreman sürecinin içinde buldum.
Tamam zaten hali hazırda bisiklet sporuyla uğraşıyor, yaklaşan 18 mart gününü bu hobimle bir şekilde aynı paralelde bir araya getirmek istiyordum. Ama ben sadece bisikletiyle Kadıköy moda sahili arasında dolaşan, sonra yorulup yurduna, duş almaya geri dönen bir amatördüm. Evet, belki de 18 mart günü bisikletime türk bayrağı takabilir, Caddebostan la kadıkçy arasında yarım saatlik bir sürüş gerçekleştirebilirdim. Buda şehitlerimizi anmak için yeterli ve saygın bir davranış olurdu. Ama daha vurucu bir şeyler yapmalıydım. Bir eylem yapmalı, bir şeylerin yapılabileceğini cümle tayfaya göstermeliydim.
Ama param yoktu; bisikletin yıpranan fren telini dahi tamir ettirmekten acizdim. Öte yandan, çevremdekiler tarafından “ekşınmen” diye çağrılır, bu lakabımla tanınırdım. Herkes bilirdi ki, bu ekşınmen denen deli oğlanın deli gönlü, isterse bir yolunu bulur, yılanı deliğine, deliği yılana geçirmesini bile becerirdi.
Hemen kaynaklarımı kontrol etmeye, eldekilerle neler yapılabileceğini düşünmeye başladım. Çareyi belki de mesleğim olacak fotoğraf işine küçük bir mola verme kararı alarak bulabildim. Buna göre canımdan çok sevdiğim makinemi satacak ve gelen parayla birlikte görece idare eder, güzel bir bisiklet alacaktım.
Makineyi satıp bisikleti aldığımda, yaklaşan 18 Mart ile birlikte kafamda iyiden iyiye şekillenen şehitlerimiz için pedal çevirme olgusu, bisiklete alışmamla birlikte daha geniş ufuklara doğru yelken açtı. İyi bir bisikletin neler yapabileceğini deneyimleyerek gördüğümde, şehitlerimizi anmak için Kadıköy, bostancı arasında bisiklet sürmenin çok basit kaçacağını, daha net bir eylem yapmamın gerekliliğine kendimi inandırdım.
Ben tam bunları düşünür, rotayı nasıl arttırabilirimin hesabını yaparken, altlarında 3500 -7000 liralık bisikletleriyle gezen Kocaeli üniversitesi bisiklet takımıyla tanışmam dönüm noktası oldu. Onlar büyük düşünüyorlardı, benim istediğim gibi, benim hayalini bile kurarken “hadi canım” dediğim şeyleri gerçekleştirebileceklerinin sinyallerini veriyorlardı. Onlar bostancı da bisiklet sürmeyecek, onlar her türlü zorluğuyla boğuşup, bisikletle Çanakkale’ye gidecekti!
Yalvardım, beni de bu organizasyona dahil edin, ne olur, her şeyi yaparım, size hiç sorun olmam dedim! Bisikletimin ve donanımımın yetersiz olduğunu, bunlar giderilse bile vücudumun böyle bir yolculuk için hazır olmadığını söylediler. “Söz hazırlanacağım” dedim, söz, her gün idman, her gün, her gün, her gün…
Şubat sonuydu, yaklaşan mart ayıyla birlikte kondisyonumu yükseltmeye, bu zorlu yolculuk için vücudumu hazırlamaya başladım. İlk başta akşamları bisikletimle yola çıkıyor, o anda kafamda şekillendirdiğim küçük rotalarda antrenman yapıyordum. Bunu bostancı turları ve akabinde vücudun alışmasıyla Kadıköy-Kartal turları izledi. İlk etapta Kartal’a bisikletle gidiyor, yorulduğumdan ötürü kartaldan kadıköye banliö treni vasıtasıyla dönüyordum.
Çok geçmedi, artık Kartal’a gittiğimde yorulmadığımı, artık geldiğim rotayı aynı güç ve kararlılıkla geri dönebileceğimi fark ettim. Vücut yavaş yavaş kıvama geliyordu. Mart ayına girmemizle birlikte artık kartal’a değil, Pendik’e ve ardından tuzla sınırına gider-gelir olmuştum.
Bu denemelerimde şunu fark ettim ki aslında vücut yorulmuyor daha çok bir takım ekipmanların eksikliğinden ötürü yorulmayan bu vücut erkenden iş göremez hale geliyordu.
En büyük problem; Belli bir hızla havayı yararak yolda ilerlerken karşılaştığım sert esen soğuk rüzgardı. İki kat eldivende giysem bu soğuk acımasız rüzgar, bir şekilde parmaklarımı donduruyor ve yolun ilerleyen kısımlarıyla birlikte bu parmaklar “his”sizleşmeye başlıyordu. Parmakların bu hissiz haliyle vites atmak ya da fren basmak bir kenara, elcikleri tutarak bisikleti yolda sürmek bile imkansızlaşıyordu.
İkinci en büyük sorun ayak parmaklarıydı. Gece esen buz gibi rüzgar, deri ayakkabı falan dinlemiyor, olanca kuvvetiyle ayakkabının içine nüfus ediyordu. Bir noktadan sonra uyuşmaya başlayan ayak parmakları derin acıya sebep veriyor, zaten ayaklar bir kere ısısını kaybetti mi, tüm vücut bir anda verimden düşüyordu. Vücut bu noktadan sonra pedal çevirme aşkını bir kenara itip, nerde ısınacak bir yer bulurum telaşına girerek panikliyordu. Buda gezinin enerjim bitmese bile sona erdirilmesi anlamına geliyordu.
Kadıköy-Kartal hattında yaptığım denemelerde gördüm ki içime giydiğim iç don, elime taktığım 2 liralık yün eldiven, ayağımdaki deri ayakkabıyla bu iş olacak gibi değildi. Ben daha
Özel donanıma ihtiyaç vardı!
Bisikleti alalı daha birkaç gün geçmişti, yaptığım harcamalar zaten 800 lira civarındaydı. Daha ne harcaması yapacaktım. Eldekiler buydu işte, daha fazlasını karşılayacak durumum yoktu. Ama gene de, içimdeki dizginlenemez arzunun esiri oldum ve elde ne var ne yok çıkararak nakit para bulmaya çalıştım. Kredi kartı limiti dolmuş, bankamatik kartında zaten para yoktu, yurt kantininde sadece 30 kuruşa satılan bir bardak çayı dahi alacak param yoktu. Zira elde yokta ne varsa hepsini toparlamış, ve en önemli olarak gördüğüm bisiklet forması ve rüzgar kesici termal eldivenimi almıştım. Sadece forma ve eldiven için bile 105 lira ödedim!
O akşamı unutmak ne mümkün, üzerimde çok komik duran taytımsı bisiklet formasını giyerek yola çıktım. Hava nasıl yağmurlu, bardaktan boşanır misali yağan yağmur altında nereye kadar pedal çevirebileceğim bile şüpheliydi. Belki de bir önceki gün gittiğim kartal’a dahi gidemeyebilirdim. Ama forma büyüsünü gösterdi ve ben kartalı arkama alıp pendiğe doğru son sürat ilerlediğimde dahi vücudumda en ufak bir terleme belirtisi bile yoktu.
Pendiğe geldiğimde kendimi zor dizginledim, normal şartlarda yorulmuş olmam, hatta giydiğim iç dondan dolayı özellikle apış arası ve diz kapaklarımda yoğun ağrılar hissetmem gerekirdi. Bu ağrılara paralel pes bayrağını çeker, banliyö treniyle kadıköye geri dönerdim.
Ama hayır, vucut ısınmış, ben daha pedal basmak istiyorum diyordu, Pendik tren durağının önünden burnum havada hızla geçtim, minibüs yoluna çıkarak Maltepe, Göztepe ve söğütlüçeşme üzerinden kadıköye geri döndüm. Artık iyi donanımlar kullanmanın getirdiği avantaja olan inancımda, en ufak bir şüphe kalmamıştı.
Ama, maddi anlamda iyiden iyiye içerideydim, ama yinede ben, bu konuları düşünmek istemiyor, eksikliklerimin yolculuk gününe kadar bir şekilde tamamlanacağını varsayarak antrenmanlara aralıksız devam ediyordum. Gel gör ki yeni forma ve eldivenlerimle çıktığım ikinci yolculuğumda da aksilikler bir türlü peşimi bırakmak bilmedi. Bu seferde dragos sahilinde sarhoşun birinin attığı bira şişesinin parçaları arka lastiğimin patlamasına sebep oldu. Elimde bisiklet tren durağına kadar nasıl ulaştığımı anlatmak istemiyor, o geceyi kara bir gün olarak ilan ediyorum, aklıma geldikçe tüylerim diken diken oluyor, saat gece yarısını geçmiş, köpeklerin arasından sırtında bisikletle patikavari yollardan “bi”yerlere doğru ilerliyorsunuz, ilerlerde bir yerde tren durağı olabileceğini varsayıyorsunuz. O gece neyi varsaydıysam hiçbiri beklediğim gibi çıkmadı.
Hemen ertesi günü bisikletçiye, patlak lastiği yaptırmaya gittiğimde gözüme portatif, bisikletin yanında taşıyabileceğim bir pompa ilişti. Param olsa o anda alacaktım. Ama pompa ve yama setini alma işini iki gün sonraya, yani 5 mart tarihine itelemek zorunda kaldım!
Ve işte gene “5 mart”tayız; Artık, kabaca son on gündür bu noktaya nasıl ulaştığımın, başlarda ne zorluklar çektiğimin, bunu neden, hangi amaca hizmet için gerçekleştirmek istediğimin bilgisine sahipsiniz. Artık hadi deyince bisikletle kadıköyden tuzlaya gitmenin pek de öyle kolay olmadığını, bunun için -eğer yolsa tıkanmak istemiyorsanız- bir haftalık bir ön hazırlık sürecine girmeniz gerektiğinin bilincinde olmalısınız.
Peynir salatam bitmişti, ikram edilen çayı yudumlarken bir yandan da hesabı ödemek için hazırlanıyordum. 3,5 lira profiterol, 2 lira kola, 7 lira salata.., toplam 12,5 türk lirası!
Yoldayken 12-13 liralık masraflar olağan karşılanmalıydı. Kadıköyde, Fenerbahçe orduevinde oturuyor olsam, bu parya çok daha iyi bir şekilde karnımı doyurabilir, hatta üstüne kalan parayla gene orduevi içerisindeki sinemada vizyon filmlerinden birini izleyebilirdim.
Hesabı ödedim, dışarıda duran bisikletin yanına varıp elimdeki anahtarı bisiklet kilidine doğru uzattım, anahtarı çevirmemle anahtarın klit içerisinde kırılması bir oldu! Tuzlada, ne idüğü belirsiz, bana çok yabancı gelen devasa tersane vinçlerinin gölgesinde, beni yurduma ulaştıracak tek araç klitli duruyor ve ben bu kliti açamıyordum. Ağlamamak iöin kendimi zor tutum.hemen yandaki sanayi atölyesinden kargaburnu, pense gibi aletlerle geri dönüp anahtarın ucundan yakalamaya ve bir şekilde klidi açmaya çalıştım. Olmadı, kargaburnunu aldığım atölyeden gelen bir çocuk bana yardımcı olmaya, klidi açmaya çalıştı, olmadı, ardından gidip elinde testereyle geri döndü! İkimiz orda uğraşıp 3 dakikada piyasa değeri kimi yerlerde 35 – 40 lirayı bulan kilidi kesip bisikleti özgür kıldık!
Tüm bu olan biten, pastane çalışanları tarafından da görebiliyordu. Çocuk testereyi yerine bırakmaya, belki de içeride yarım kalan işini tamamlamaya gitmişti. Hemen pastaneye girdim, iyice hırs yapmıştım, tuzla ilçe sınırlarındaydım ama henüz tuzla piyade okulunun bulunduğu bölgeye gelmemiştim. Pastane sahibine trenen binmek için cebimde bulundurduğum son parayı, 3 lirayı da vererek, “ abi, bu parayla az önce bana yardımcı olan çocuğa puding, supangle falan güzel bir tatlı ikram et” dedim. Adamcağız şaşırdı, tamam olur dedi.
Ben atladığım gibi, artık kararan havanın da getirdiği soğuk yollara doğru sürdüm bisikleti. Tir tir titriyordum. Termal içlik iyiden iyiye kendini hissettiriyordu. Hatta bir an için donacağımı sandım. Ve o anda bir şey oldu. O kadar yorgun olmama rağmen içimdeki durdurulamaz şevk ve enerji tekrar kendini gösterdi. Vücut eğer hızla pedallara asılırsa ısınacağının ve artık üşemeyeceği realitesine kendini adapte etmişti. Neredeyse 10 gündür bu antrenmanları, geceleri, hatta kar öncesi soğuğunda yapıyordum.
Bir buçuk saatte tuzladan- kadıköye vardığımı, yurda geldiğimde vududumda en ufak bir terleme belirtisi dahi olmadığını, yemek yedikten ve odaya çıkıp duş aldıktan sonra bornozumla birlikte yatağa yatıp uyuya kaldığımı hatırlıyorum. Ne efsane bir gündü 5 Mart!
5 mart günü yaşadıklarım, gerçektene bisikletle çanakkaleye gidebilceğim fikri konusundaki kafamdaki bütün soru işaretleri ortadan kaldırdı, gidecektim, gidebilirdim,bu işi yapacak kudret, damarlarımdaki asil kanda mevcuttu(!)
Takvimler 6 Martı gösteriyordu. Sabaha karşı 4.30 gibi uyandığımda, ilk iş olarak yüzünü yıkadım, küba çekirdeklerinden sert bir kahve çektikten sonra, bu kahveyi “ketıl” da kaynattığım suyu da ekleyerek french-press de demlenmeye bıraktım. Her tarafım tutulmuştu. Gururlu, mağrur ama biraz da üzgündüm, zira termal içlik, ışık, kask, pedal gibi bir takım olmazsa olmaz donanımların eksikliği yollar uzadıkça ve buna paralel iş profesyonelliğe kaydıkça kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Bilgisayarı açıp bu yazıyı yazmaya başladım.
Üç saat kadar sonra bilgisayarı kapamış, çoktan üstümü giyinip okula doğru yola çıkmıştım. Sabah sekizde atölyedeydim. Hocanın verdiği ödevler vardı. Hemen guaş boya takımlarımı hazırlayarak işe koyuldum, dokuz buçuk gibi sınıftakiler gelmeye başladığında, ben işimin hemen hemen tamamına yakınını bitirmiştim. Hoca sabah gelip, sınıfa şöyle bir baktığında, neden beni bekliyorsunuz, açın boyalarınızı, oturup çalışın diye kükredi, herkes boş boş oturuyordu. Sadece ben, eli kolu beli kasıkları ağrıyan, içten içe inim inim inleyen ben, oturmuş boya yapıyordum. Ordan da hocanın gözüne girdim ya, artık ölsem de gam yemem. Esasen benim o anda yaptığım, çoktan yapılması gereken ve herkesin yaptığı geçen haftanın konusuydu :)
Ve şuanda ayın 6 sındayım, saat sabaha karşı 3.30, yani bir saat kadar sonra, bu yazıyı yazmaya başlamamın üzerinden 24 saat geçmiş olacak. Ben böyle ritüelleri severim, yani 24 saatte bir hikayenin yazılıp bitirilmesi gibi. Bu tarz şeyler bana her zaman oldukça ilginç gelmiştir. Bu yüzden 24 saat dolmadan yazıyı bitirmeyi ve çıktı alarak bu kopyayı sponsor talebinde bulunduğum dekanlığa ulaştırmak istiyorum.
Aynı zamanda bu yazı, aynen aktarılarak ya da bazı kısımları değiştirilerek, yapacağım geziyle ilgili kalıcı bir kanıt niteliği taşıyacak internet blog sayfasının da ilk “girdi”si olacak. Şuan için oluşturacağım bu blog sayfasına nasıl bir isim vereceğimi bulabilmiş değilim. Kullanacağım ismin ciddi olduğu kadar az biraz da matrak bir yönü olsun istiyorum.
Ve anlatacaklarım şimdilik burada son bulacak, bu kısımda şöyle bir sonu uygun gördüm;
Yukarda bütün samimiyetimle nedir ne değildir olayı bütün yönleriyle anlattım.
Bu geziyi yapabilmem adına boyumun çok üzerinde kararlara imza attım, inanılmaz masrafların, borçların içine gözümü kırpmadan atıldım.
Ama uzun yol denemelerimde de gördüm ki, mart ayında termal içlik, çorap gibi bir takım özel giysiler olmadan yola çıkmak demek, resmen üzerinde atletle kışın sokakta kardan adam yapmaya benziyor.
Uzun yolda yorulmadan pedal çevirmek olmazsa olmaz sdp pedal ve sdp ayakkabıları da en kısa sürede edinmem büyük önem arz ediyor.
Yoldayken kontrolsüzce pedal çevirmek geziyi tamamlamayı zorlaştıracak, tüm emekleri riske atacaktır. Yol boyunca belli bir ritimde pedal çevirmek ve önceden belirlenen hızda seyretmek gerekiyor. Buda bisiklete bir kilometre sayacı almayı zorunlu kılıyor. icabında geceleri de yol alınacağından, bu cihazın ekranının ışıklı olanlarından almayı zorunlu kılıyor.
Keşke yol boyunca 7 liraya kocaman bir tabak içinde peynir salatası bulabileceğim pastane ve cafeler olsa(!) ama hayır, böyle olmayacak, çoğu durumda yemek bile istemeyeceğimiz garip yiyecekler için çok yüksek meblağlar ödemek zorunda kalacağız. Bu parkurda Kocaeli üniversitesi bisiklet kulübüyle birlikte pedal çevireceğiz. Akşamları kalınması planlanan otellerdeki yatak masrafları için üniversiteleri, onlara sponsor olmuş durumda. Bense onlara şöyle dedim, “abi siz odaya girin, ben sizin yattığınız odanın banyosuna geçer, gerekirse küvetin içine kıvrılır uyurum”
Yani benim tek derdim halen daha tamamlayamadığım donanımları elde edilmek, otelmiş, yolda yapılacak masrafmış, bir çıkalım hele yola, bir çaresi elbette bulunacaktır.
Yani konu masraflardan, giderlerden açılırsa sayacaklarım anlat anlat bitmez, her alınacak ekipmanın bir işlevi, gerekli olduğu bir durum var.
Ancak hayır, ben hepsini alalım, bana şunu da alın, bundan da alın demiyorum. Ben zaten bu gezinin gerçekleşebilmesi adına, alınması en öncelikli ekipmanları kendi imkan ve çabalarımla temin etmiş durumdayım. Ancak halen daha çok öncelikli bir takım donanımlar alınmayı bekliyor ve bende bunlar için harcayacak iki kuruş para dahi kalmadı.
Üniversitemin ve bulacağı sponsorların bana tamamlayamadığım bu ekipmanların temini ya da üniversite olarak konaklama ve harcırah parası gibi konularda yardımcı olacaklarını düşünüyorum.
Yola çıkabilmek için aşağıda pazarlığı yapılmış, ıskontolu fiyatlarıyla birlikte almam gereken ekipmanları önem sırasına göre belirttim. Bu ekipmanları alıp eksiklerimi tamamlamaya çalışıyorum, ayın 7 sinde yatacak 180 liralık kredi ile ancak sdp ayakkabıyı alabileceğim. Ancak bu ayakkabının kullanılabilmesi için gerekli sdp pedal için nasıl ve ne şekilde 100 lira bulabileceğimi bilmiyorum.
Herkes bana nasıl kasksız, gerekli ışık ve reflektör düzeneği olmadan gece yarılarında Kartal’a, Pendik’e gidebildiğimi, bunun ölüme yolculuk gibi bir şey olduğunu söylüyor.
Evet, haklılar, ancak ben daha sdp ayakkabı ve pedalımı almadan nasıl far ya da reflektör donanımı alabilirim.
Beşinci sıraya yazdığıma bakmayın, ben çantalı port bagaj olmadan nasıl olurda 6 günlük bir yolculuğa çıkabilirim. Giysilerim, tamir ve bakım malzemelerini, yiyeceklerimi nereye koyacağım?
Yaa uff, bildiğiniz tıkanma noktasındayım. Üstelik yola çıkacağım tarih olan ayın 15 inden bir iki gün önce bu donanımları almalı, ve tam teçhizatlı şekliyle Kadıköy-Tuzla arasında bir sürüş daha gerçekleştirmeliyim.
Çıkacağım uzun Çanakkale yolunda, önceden yaptığım bu antrenmanların çok büyük faydasını göreceğimi umuyorum.
1. SDP Pedal: 100 TL 2. SDP Ayakkabı: 180 TL
3. Termal İçlik: 30 TL 4. Ön Far, Arka Işık ve Reflektörler: 100 TL
4. Çantalı port bagaj: 50TL 6. Kask: 50TL (birinden bulup, ödünç almayı düşünüyorum)
Üniversitemden, fakültemden ve onlar aracılığıyla bulunacak sponsorlardan destek bekliyorum.
Samet Aksuoğlu
20070127