Ben anlamıyorum, en azından bazen(!) İnsanların olaylar karşısında takındıkları nötr tabloya bir anlam veremiyor, iyiden iyice içine doğru çekildikleri karanlık kuyunun başında sabırla bekliyorum! Elimdeki ipi aşağıya sarkıtarak bir ihtimal bazılarını kurtarabilirim diyorum.
Niye böyleler? O insanları suçlamıyorum. Çünkü biliyorum ki bu işin arka planı daha derin bir takım güçler tarafından idare ediliyor. Savaş açmalı mıyım bu güçlere? Belki doğrudan değil, belki onların yaptığı gibi sinsi ya da kurnaz şekilde de değil. Ne yapmalıyım biliyor musunuz, bence bir vatandaş olarak yapacağım doğru işler, birilerinin elbet gözüne takılacaktır. Birileri benim ısrarla ve inatla kuyunun başından sarkıttığım ipi er geç görecektir. Ve lanet olsun, birilerinin çıkıp, fazla ip var mı kardeş diyeceği günler gelecektir.
Benim sorunum;
Türk aile yapısındaki bozulma ve bu durumu kimsenin “kanıksamaması” ile ilgili…
Kimsenin artık sallamadığı, geldiği gibi geçiştirdiği ve gereken önemi göstermediği ama aslen önemli olan konulara dikkat çekmek! Batı eksenli medya işini çok iyi yapıyor, vatan söz konusuysa, “bi”şey olduysa hemen fırlayıp “hurra” diyerekten sokağa dökülen halkımız, bilmiyor ki bu özelliğine her gün izlediği televizyon, okuduğu gazete ve çeşitli dergiler tarafından “yabancılaştırılıyor.”
Televizyonla yeteri kadar haşır neşir olmuş beyinlere bir noktadan sonra sokağa dökülüp bağıran vatandaşlar garip gelmeye başlıyor. Vatandaşa zamanla evde, koltuğuna kurulup oturması daha mantıklı gözükmeye başlıyor; iki yıl öncesinde onu o koltuktan meydanlara sürükleyecek bir takım olaylar tekrar karşısına çıktığında, aynı vatandaş şimdilerde tepkisiz kalmayı, iplememeyi, 2 yıl önceki heyecana tezat, bana ne demeyi “doğru” bir davranış olarak görüyor. Ortada kendini belli etmeden “algı”mızı değiştiren, güçlü, kurnaz bir sistem var.
Bizi biz yapan değerler, olmazsa olmazlarımız tek tek yok edilerek yerlerini suni bir takım gösterilere bırakıyor. Türk aile yapısının değişen bu normlarını birey, sistem çok iyi işlediğinden dolayı bir noktadan sonra kanıksamamaya başlıyor! fark edemiyor, umursamıyor, fark ettiğindeyse iş işten çoktan geçmiş oluyor!
Her şey bir şov, gösteriymiş gibi televizyonumuzun kumandasıyla önümüze sunuluyor. Bugün cumhuriyet bayramı dediğimiz olgu “haydin hanım, aç televizyonu, bakalım şu geçit törenlerine” muhabbetine indirgenmiş durumda; 23 nisanda evin beyi çoluğun çocuğun sesinden bir nebze olsun kurtulmak, onu oyalayacak bir şey bulmak adına “hanım, aç bakalım, bizim oğlanı oyalayacak güzel bir film koymuşlardır mı” dediğinde bu evin hanımına garip gelmiyor. Ne diyorsun bey, çocuk oyuncağı mı 23 nisan diyen yok?
Aç hanım aç, bugün 18 mart, bizim kıza göstermek lazım, tv de Atatürk’e ya da Çanakkale harbine dair “bi”şeyler gösteriyorlardır…
Her hafta şehit, her hafta dağılan aileler. Ve 18 mart bir geçit töreni, televizyonda izlenecek bir film ya da bir takım siyasi partilerin miting tarihi olmaktan öteye gidemiyor. Ve lanet olsun; Sistem o kadar güzel işliyor, öyle güzel bir mantaliteye oturtulmuş ki yapacak bir şey yok! Yüreği halen daha hızla çarpan vatanseverleri de sistem bir güzel susturmasını biliyor,
18 Mart günü gelip çattığında Çanakkale’yle ilgili bir iki belgesel sokuşturup sesi çıkacak olanında ağzının payını veriyorlar. Gün 18 Mart, kenarda kara bir kurdele..,
ve ertesi gün 19… sabah haberlerine hoş geldiniz!
Sanki önemsiyormuşuz, duyarlıymışız havası veriyor, vizyona koydukları filmler, diziler, programlarla ne güzel sağlıyorlar hem pasif ama aynı zamanda da vatansever olmamızı!
Vatansever birer vatandaş mı, yoksa birer kukla mı olmamızı istiyorlar işte sorum bu?
Uyan arkadaş sözüm sana, Türk aile yapısındaki bozulma, bu durumu kimsenin kanıksamaması işine el atmalıyız. Bunun siyasetle, başa çıkartılacak A ya da B kişisiyle yapılacağı falan yok, demokrasi dediğin “Başaklar baş vermeden, kör buzağı topallamazmış” misali bir şey! Bu işte lokomotif bireysel bir takım “doğru” davranışlara imza atmak ve bu şekilde dikkatleri çekmek olmalı! Zira birey olarak bir şeyler yapmazsanız, onları sağlıklı bir ortamda karşınıza alıp muhataba girmeniz, ancak oğlunuzun 23 nisan da valinin koltuğuna oturmasından öteye gidemeyecektir.
Halk olarak bize yapılanın, sistematik ve planlı bir oyunun parçası olduğuna vurgu çekmektir amacım. Ortada büyük bir propaganda dönüyor, adını da makyajlayıp medya, iletişim falan yapmışlar. Tıraş arkadaşım hepsi, olaylar karşısında normalde vermemiz gereken tepkilerden psikolojik olarak yıldırılıyoruz. Yaptıklarını antropoloji, sosyoloji, bilmem ne “loji” alanlarına temellendirmişler; öyle yapsınlar ki diyecek bir söz bulamayalım. Akla, ilme, bilme yatkın olsun ki dediklerine sorgu sualsiz “he” diyip inanalım.
Kanıksamıyoruz, fark edemiyoruz, zamanla onların sistemi içinde yoğrulup kavrulup,
o uyguladıkları oyunun bir parçasından da öte, o yaptıklarının da destekçisi olup çıkıyoruz. Biri bin bir derdiyle isyan edip eyleme, isyana kalktığında televizyon karşısında elma soyarken, ne kadar gereksiz, ne utanmaz adam diye yurttaşımızı yeriyor, sövüyoruz. Orda adamın biri yeter lan artık, ocağımı karattın, çoluk çocuk sokakta kaldık diyerek kasayı başbakana fırlattığında seninde kalkıp ne biçim bu eğitim sistemi diyerek fırlatacak bir kitabın, evin beyinin fırlatacak bir terliği ve evin hanımının da fırlatacak tenceresiyle orda hazır bulunması lazım.
Durum bu arkadaş, ama benim, kendi adıma diyeceklerim henüz bitmedi!
Ben bu 18 Mart en azından benim için “bir günlük şov”la bitmesin, en azından ben, kuyunun başında, elimde tuttuğum ipi daha bir şevkle, daha bir göstererek tutayım diyerekten kolları sıvadım. Devir okkalı bir taş bulup altına el sokma devridir dedim. Yoksa aynı tas aynı hamam dedim!
Nasıl ve ne tür bir taş olduğu, ülkeye, topluma ne yarar sağlayacağı benim için pek öyle önem taşımıyordu. Ben kuyunun başında ısrarla durmaya devam ederek “Bi” şeyler yapayım,
ana gayem buydu!
İnsaf edin, benim elimde ipler yok, sadece tek bir ip var, onu dahi tutarken bin bir güçlük, olmadık şeylerle karşılaşıyorum. O yüzden kendimce büyük gördüğüm – ve evet, Türkiye için küçük olduğunu bildiğim- bu girişimimi alay konusu etmeyin.
“Ben” İstanbul’dan yola çıkarak Çanakkale’ye, tören alanına kadar pedal çevirmeye ant içtim! Siz de bir yol çiziverin kendinize; kanıksamamak, pasiflik, nötr kalma “Türk”e icap eder mi hiç! Bakın bunu diyerek sizi türkün silahıyla, kendi silahınızla vurdum. Onlar bu silahla size bir Atatürk belgeseli ya da bir kitap okumayı tembihliyorlar, kötü yapıyorlar demiyorum, ama sizi ehlileştirdikleri, birey olarak pasifize ettikleri çok açık!
Lanet olsun diyip çıkın kuyunun ağzına, sistemin gerçekleriyle yetinmeyip, kendi gerçeklerinizi inşa edin, burada her şey o kadar berrak ki, aradığınızı bulamamanız gibi bir dert, tasalanacak, sizi gerecek hiçbir şey yok! Özgürsünüz!
Ülkemizde sorun, buraya çıkanların, çıktıkları gibi kuyudakileri unutuvermesi!
kendilerini buradaki hayatın karşı konulmaz ritmine, şehvet ve durdurulamaz enerjisine kaptırıyorlar. Ben sizden buraya çıkmanızı ve gidip aşağıdakilerin dikkatini buraya çekecek alengirli bir ip bulmanızı istiyorum. Bu ip satranç oynamak, bu ip sinema, bu ip rüzgar sörfü ya da edebiyat olabilir.
Bu ip aktif bir öğrenci kulübü üyeliği, bu ip Türk bandıralı bir tekneyle dünyanın etrafını dolaşmak dahi olabilir. Yine bu ip kuzey kutbuna ülkemizin bayrağını dikmek olabileceği gibi, alternatif bir enerji kaynağının keşfi de olabilir.
Hemen eğlenceye kendinizi bırakmadan önce bir müddet yanımda kalarak,
Aşağıya bir ip de sizin sarkıtmanızı rica ediyorum.
Belki ben atom mühendisliğinde okumuyorum. Gidip nötronlarla protonları çarpıştırarak cep telefonunuzun pil ömrünü uzatacak buluşlara imza atamam. Ama benimde amacım, içimde bir gaye vardır elbet! Bende çabalıyor, farkındalık yaratmaya, göze batmayanı, unutulanı, farklıyı etrafımdakilere göstermeye çalışıyor, onlarında benim gördüklerimi keşfetmeleri adına, elimden geleni yapmaya çalışıyorum.
Kurtulmak, tüm o curcunanın altında kendimi ezdirmemek, kıssadan hisse ben artık kazandım, bi çok problemi aştım, işte, işte kuyunun dışındayım, “sanatçıyım” diyebilmek..,
ihtişamlı, parıltılı ve imrenilerek bakılan o hayatın ritmine tez elden atılmak adına ;
kuyudan çıktığım gibi bende ardımda kalanları unuttum. Güzel olan , haz veren her şeyi.., yani sanatımı “gören göz” adına yaparak.., gerisini kestirip atmayı, geri planda kalan tüm o pürüzler, kuyunun içindekilerle ilgilenmeme yolunu seçtim.
Soyutladım tüm o absürdlüklerden hayatımı, ne isteniyorsa, nasıl yapılacaksa -nasıl yapınca saygı görülüyorsa- öyle yapma yoluna gittim…
anlıyorsunuz ki sonraları, hayır?
Gören, değer veren için yapmak bi yol.., ancak; sanatçı egoizminin topluma hiç bi faydası yok ki !!?!? .., sanata asıl ihtiyacı olan halka “bi”şeyler veremeyince neylesin deli gönlüm saygıyı, ihtişamı.., görkemli bi hayatı. O janjanlı sanatçı tanımı bi noktadan sonra hava civa ..
İşte bu yüzden farklı bi yol izlemeyi, bireysel bi uğraşıdan, kişisel tatmin ve kendini aşma mevzusundan ziyade halkın kendini aşması olayına kafayı taktım. Birden çok şeyi birlikte götürme yolunu seçtim. Hem kendim gelişecek, kendim anlayacak, anlamlandıracak bide bunların yanına etrafımdakilerin de anlamasını sağlayacaktım.
Etrafımdakilere anlatmak adına normalinde iki konuysa beni alakadar eden gidip altı konuya birden hakim olmaya çalışmak, her şeyi bilmek, hep konuşmak gerekiyordu. Bir anda elimde birden çok ip olduğunu, üzerimdeki yükün hızla arttığını, elimdeki iplerin işlerliğinin kalmadığını biraz geç de olsa fark ettim. Onca ipin üzerime yüklediği ağırlık beni yavaş yavaş kuyuya doğru çekiyor, bense bu tabloyu görmek konusunda isteksiz davranıyordum!
Bana inanan, o ipe tutunup yukarı çıkanlar sonunda hüsranla karşılaşmaya başladı. Onlar yanıma geldiğinde “hani, burası kuyunun sonu değil” diyorlardı. Duymak istemiyordum, inanmıyordum, nasıl olurdu, ben bu işin en büyük savunucusuydum. Galiba şaka neyim yapıyor olmalıydılar. Hayır, öyle değildi. Bir zaman sonra kendimin de kuyu tarafından yutulduğunu istemeye istemeye de olsa fark ettim. Bana inanıp çıkan insanlar benden yarar değil zarar görmeye başlamıştı. İnsanları yarı yolda bırakıyor, aynı anda onca ipin idaresi konusunda muvaffak olamıyordum. Her işe el atmıştım, şimdi onların vebali altında eziliyor, bi çare ya rab, yardım et bana diyerek, yaradana serzeniyor, bir çıkış yolu diliyordum ondan!
Hepsi bir noktadan sonra beni bayrağı düşmana teslim etme noktasına getirdi. Sanatçı adayıydım; belki de kağıt üzerinde beni gerçek bir sanatçı yapacak bu yöntem, uygulamada kobayının yaşam enerjisini de, umudunu da, gücünü de genç yaşta tüketivermişti.
Hayatımı tekrar ve tekrar gözden geçiriyor, yapabileceklerimi, önceliklerimi belirliyor, birçok şeyi revize ederek kuyunun başındaki yerimi sağlamlaştırıyorum. Öğrendim ki incecik, renkli ve ışıl ışıl iplerle kuyu başında beklemenin ne bana ne de kuyudakilere faydası vardı!
Elimde kalın, sağlam bir halat, ayaklarımı düzgünce yere basabileceğim sert bir zemin olsun, işte bu, işte bu benim için kâfiydi. Artık daha mantıklı kararlar alıyor, yapacaklarımı ya da yapabileceklerimi özenle seçiyor, ve eğer o işin altına elimi soktuysam, taş ordan kalkana kadar elimi altından çekmiyordum. Çanakkale gezisi de bunlardan biri. İmkansız gibi gözüken bu geziye aldığım spontan bir kararla dahil oldum ve hemen benimseyerek içselleştirdim. Bu benim için basit bir gezi olmayacaktı. Farklılık olsun, canımın sıkıntısı geçsin diye yola çıkmıyordum. Delilik olsun diye hiç! İşte yukarda, bu işe neden giriştiğimin kısa bir panaroması duruyor. Bu yazı, bu geziyi neden yaptığıma ilişkin fikirlerimi çevremdekilere anlatmak için yazdığım “gezi manifesto”mdur.
Bundan sonrasında görev size düşüyor, kuyunun dibinden sarkan sağlam halatlardan birine tutunarak yukarı çıkmak, yukarı çıktıktan sonra da bir halat bulup vakit kaybetmeden ben ve diğer halat tutanların yanında saf tutmak sizden ricam, yolda başıma “bi”şey gelir de
ölür geberirsem eğer, işte o zaman da vasiyetimdir!
1992 – 94 yıllarıydı. Babam 3 ya da 4 ayda sadece bir günlüğüne hatta sadece bir geceliğine eve gelirdi. Sabah uyanırdım, annemin yüzünde anlamlı bir gülümseme olurdu. Gece eve babamın geldiğini başucuma bırakılmış oyuncaklardan anlardım. Bizi ziyarete gelmiş, Sabaha karşı ayrılmadan hemen önce de yanağıma koca bir öpücük kondurmuş olmalıydı. Gitmesi lazımdı, aşağıda konvoy onu bekliyor, dağlarda askerleri şehit oluyordu.
Ben Çanakkale’ye yola çıkıyorum. Hadi kalın sağlıcakla..
EKŞINMeN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder